YENİ BİR MÜZİKOLOJİ

YENİ BİR MÜZİKOLOJİ

Yeni Bir Müzikoloji Müzik Bilimi de diyebilirdik, ya da akademik dünyamızdaki daha yaygın haliyle Müzik Bilimleri; çoğul kullanımın işaret edebileceği seçenekler tek bir yolun olmadığını; bakış açısına, odaklanılan çerçeveye, tercihlere koşut olarak karşılaşılabilecek yol ayrımlarını; dahası her bir bilim dalının doğası gereği an be an değişebilirliğini, çatallanabilirliğini, yepyeni filizler verebildiğini vurguluyor. Müzikoloji —bir yanda müzik, yanı başında logos: Bir sanat dalı olarak algılanagelmiş müziği, bilim perspektifinde konumlandırmaya gayret eden bu alan, başlı başına bir muamma. Sanat çoğu zaman bizi bilimsel kesinliklerden azade eden, bizleri başka boyutlara taşıyan, en azından önerdiği paralel evrende soluklanmamıza yarayan o özel alan değil miydi? Öyle bile olsa, bunu telaffuz ettiğimiz cümlede bile seçtiğimiz kavramların—boyut, paralel, evren, …—başka bilim alanlarından devşirme oldukları dikkate değer…


Müzikoloji… Eskiden olsa “disiplin” derdik—dikkat edilirse, tekil bir kelime; yolun-yordamın belirginliğine; edim, paylaşım, aktarım algoritmasının kesinliğine; aşina olunan bir kurallar, yöntemler çerçevesine—ve ister istemez biraz çatık kaşlı, sert kenarlı, otoriter bir sisteme— işaret ediyor. Belki ancak emekleme döneminde, bilimin bazı elitlerin tekelinde olduğu yanılsamasının hoyratça dolaşımda kaldığı yıllarda geçerli olabilecek bir düşünce. Gözünüzün önüne gelmesi için: Masif ahşaptan görkemli kütüphanelerinde, deri koltuklarına tünemiş, meşin ciltlerinde alanın kadim klasiklerine gömülmüş; o zamana kadarki bilginin tartışılmazlığını mastar almış, kendi önermelerini de bu külliyata eklemlemeye çabalayan yaşlı-başlı, ak sakallı, masa başından ahkâm kesen dedeler (hepsi de erkek, tabiî)… Yo, Ortaçağlara kadar gitmeye gerek yok; 20. Yüzyılda dahi egemen olan; ancak bu yüzyılın sonlarına doğru değişen manzara bu. “İlkel” kelimesini kaygısızca kullanabilen; karşısına dâhilerden, şaheserlerden, ideallerden medeniyetler kurabilen; mensubu oldukları kültürü, toplumu; beteri: sınıfı barem alıp diğerlerini ona koşut alt basamaklara seviyelendirebilen; kendi dışındakini egzotik, içindekini esas sayan … o eskil bilim şürekâsından nerede ararsanız bulursunuz—kendini “öteki” diye bilen, bildirende bile… Ne mutlu ki bu işler artık değişti.


İlk sebep: Bilim değişti! Bilim dediğimiz de aslında sanat gibi, estetik gibi, aklımızın o anda basabildiği, gönlümüzün kayabildiği, fikrimizin kesebildiği kadarı… Bu, bilimi hakir görmek değil, bilakis, değerini teslim etmek: Çünkü ancak böylesi bir bilim statik olmaktan kurtulur, gelişir, değişir. En basit fizik kurallarının bile başka bir perspektifte, yeni bilgilerin eklenmesiyle hükümsüz kalabileceğini duymuşuzdur. Toplum bilimlerine gelince, bir dönemin en muteber düşünceleri—bizatihi bir bilim dalına adını veren önermeleri, bir başka dönemin cehaleti, hattâ küfrü olabilmektedir: En tanıdık örnek Oryantalizm olsun: Müzikolojinin de ilgi alanına giren bu kavram, 19. Yüzyılda son derece olumlu bir merak alanına, Doğu dillerini, felsefelerini, kültürlerini inceleme sevdasına disiplin katıyorken, 20. 2 Yüzyıl başından itibaren tam tersine bir vektörde dönüşmüş; suların çekildiği günümüzde ise, sadece olumsuz, kolonyal bakış açılarını yansıtır tortuları kalmamış; bilakis Oto-oryantalizm gibi fırsatçı stratejileri çağrıştırır yüklemleri, türevleriyle de dolaşıma girmiştir. Keza, bir önceki bilim idealinin en önemli veçhelerinden olan analizin, hangi kriterlere göre yapıldığına göre değeri tartışmaya açılmıştır: “Bütünü parçalarına ayırarak…” diye başlayan ve ilkokul çocuklarının sıralarına sabitlenmiş zavallı kurbağaları neşterlemek yoluyla öğrenilebilecekler bugünün bakışıyla vahşettir, arkaiktir. Keza, eskisi gibi nota sıklıklarının sayılmasıyla hedefine varan bir analizin bir müzikal kompozisyon hakkında söyleyebilecekleri sıkıntılı derecede sınırlıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi, bilimin himayesi, aktörleri, nesneleri, … —özetle evreni—tamamen değişmiştir.


İkinci sebep: Disiplinlerarasılık! Birçok alanda tecrübe edilenin sanata da tahvil edilmesi uzun sürmedi. Müzik—yenilikçi kuramlara hep mesafeli durduğundan—biraz gecikmeyle de olsa aynı vagonu yakalamayı bildi. Özellikle toplumbilimleri alanında yaşanan köklü dönüşümler, kendini toplumsal bir edim olarak görüp gösterebildiği oranda, müzik için de bağlayıcı, ilham verici oldu. Nasıl ki derli toplu bir müzik tarihi metni bile aslında himaye ilişkileri üzerinden okunur bir kurguda kotarılmıştır, bu da genellikle ekonomi-politikten hakim ideolojilere, yaşamı şekillendiren sayısız düşünsel ve edimsel etkiye koşuttur; bunların giderek daha karmaşık bir örüntüler bütünü olduğu deşifre edildikçe, yalınkat önermelerin yeterli olmadıkları da görülür; giderek çok daha girift ilişkiler için başka başka çalışma alanlarından farkındalıklara, bilgi birikimlerine, yol-yordam desteklerine ihtiyaç duyulur olmuştur. Bu da disiplinlerarasılığı zorunlu kılar: Tarih, sosyoloji, antropoloji, vb. alanlardaki paradigma değişimleri sadece bu bilim dallarını değil, bu dalların temas ettiği ne kadar uğraş alanı varsa, onları da değiştirmeye başlamıştır. Hele de yaşayan kültürlerle temas söz konusu olduğunda, buna koşut bilim üretimi, 20-30 yıl öncesinin önermeleriyle kıyaslandığında çarpıcı atılımlar yapmıştır; yer yer taban tabana zıtlaşacak biçimde değişmiş, kendini “nesnesi” lehine tadilatlandırmıştır—bu söylenenin o kadar da yabancısı değiliz, aslında: Tıptaki dönüşümleri bir düşünsenize… Toplumsal bir uğultuyu yansıttığında; ya da bireylerin derdine derman olduğunda; öğrenilmesine bir ömür verilip üretimiyle bir hayat kazanıldığında; ötesinde, adına endüstriler kurulup ticarî savaşlara, sembolik düzeyde de olsa siyasî çatışmalara, ya da tersine, uzlaşılara; yoluna düşüldüğünde sürgünlere; aileden, cemaatten, toplumdan dışlanmalara; uyarı dili ters geldiğinde infazlara dahi sebep olabildiği düşünüldüğünde, müziğin hiç de o kadar eğlencelik bir meşgaleden ibaret olmadığı kolaylıkla teslim edilebilir.


İşte tüm bu özellikleri, müziği başta toplumbilimin bir nesnesi olarak ele alınmaya değer kılar. Müziğin daha Ortaçağlardan itibaren temel bilimler içinde konumlandırılması, ona atfedilen değer kadar, başat nesnesinin—sesin—ve içine vurulduğu zaman ve mekânın, başta fizik ve matematiğin kurallarına koşut olmasındandır. Bu özellik müziği bir de fen bilimlerinin çerçevesine sokar—müzik bilimlerinin kimi dallarında üretilen tezler, tam da bu yüzden, sosyal bilimler enstitüleri yerine fen bilimleri enstitülerince takip edilir, desteklenir, dereceyle taltif edilir.


Bilimin hayatımızın genellikle dışında, çok özel uzmanların tasarrufunda işlediği varsayımı kadar talihsiz bir önkabul yoktur, aslında. Sosyal bilimlerde bu durum daha da kritiktir. Oysa, gündelik hayatımızı kaplayan onca ses ve söz, müziğin mekaniğine tek bir noktadan temas etmiş olsa dahi, bilimsel perspektifin netlik derinliğine girmiş olur. Bu, şu demek: Telefonumuzdaki şarkı listeleri ya da kamusal alanda maruz kaldığımız her bir tını, çok daha büyük bir görüngünün uzantılarıdır ve hangi stratejilerle kotarıldıkları, hangi kriterlerle tercih edildikleri, hangi medya üzerinden paylaşıldıkları gibi sayısız bilgi, yenice bir müzikolojinin ilgi alanlarındandır.


On yıl önce üretilen bilginin yüzlerce misli bugün dolaşımdadır. Aynı oran müzik gibi tasarım alanları için de geçerlidir. Peki bu bilgi ne olmaktadır? Önemli bir kısmı karanlıkta kalsa da (daha sonra irdelenmesi gerekecek önemli bir sorun) kayda değer bir bölümü kültür endüstrisi ve müzik sektörü tarafından konvansiyonel bir çerçevede, pragmatik bir biçimde işlevselleştirilmekte, kelimenin en dolaysız anlamıyla, kullanılmaktadır. Bu çok önemli bir kanaldır—hayattan kopuk bir bilim yerine bilakis, müzikle yolu kesişen geniş kitlelerin tasarruflarını, kaygı, beğeni ve beklentilerini değerlendiren, tematize eden ve gerekli durumlarda çözümler üreten bir bilim önermesidir. Öte yandan, kitleselliği bir kriter olarak benimsemek yerine tekil, atomize ve fakat dönüştürücü gücü bir o kadar büyük, sınırsallıklarıyla var olan öznel üretimler de müzikolojinin odağındadır. İster tarihin gizli dehlizlerinde bulunmuş binlerce yıllık bir el yazması, ister İnternet ortamında gerçekleştirilen bir interaktif konser etkinliği; ister kulakları sağır edercesine bir ses bombardımanı, isterse susturulmuş bir ozanın gönlündekiler; duysallığı sadece sembolleri üzerinden kullanan dijital ses heykelleri ya da tek örneği bir müze vitrininde bulunan arkaik bir enstrümanın sembolik evreni; ister bir çağın ya da tüm bir kuşağın müzik beğenisi, ister tek bir ayrıksının sıra dışı üretimi, müzikolojinin geniş ilgi yelpazesinde kendine kolaylıkla yer bulabilir—yeter ki özünde bir ideal olan bilimsellik düsturundan uzaklaşılmasın. Yani “ne?” sorusundan çok “nasıl?” ile karşı karşıyayız, gene; sanatta da olduğu gibi…


Müzik gibi cazip bir nesneyle/konuyla ilgilenirken nasıl bilimsel olunabilir? Tamam, bir “promosyon metni,” güzelleme, izansız eleştiri gibi yanlı, taraflı olmayacağı kesin de, nasıl ve nereden itibaren bilimsel olabilir, bir müzik metni? Öncelikle, olmazsa-olmazımız: Nitelikli, derinlikli bir araştırma. Çaba ve çalışkanlık kadar zekâ ve kıvraklık isteyen bir edim. Eskiden— bilgiler çok az ve zor ulaşılırken—işler tersine, çok kolaymış; iyice didiklenen bir konu, biraz retorikle köpürtüldüğünde ortaya kolaylıkla “bilimsel” kabul edilebilir bir çalışma çıkabilirmiş. Bugün ise durum çok farklı: İstemediğimiz kadar bilgi var—“enformasyon” anlamında; ham ve son derece kolay ulaşılabilir vaziyette. Artık maharet bunlar arasından doğru bir yol haritası çizmekte; bu sınırsız malumat yığınını akılcı bir biçimde süzülmüş, örgütlü bilgiye çevirmekte. Bu sanıldığının aksine çok daha fazla çaba ve çok daha keskin bir zekâ istiyor. İşte tüm bilimlerde olduğu gibi, müzikolojide de alınması gereken en zor viraj bu. Kaldı ki, başta da sözü geçen paradigma değişimlerinde sadece alanımızın değil, tüm bilimin gün be gün yeniden tanımlanması, tartılması, tartışılması söz konusu. Özetle, olumlu ya da olumsuz görünen ne varsa, bu değişim/dönüşüm hattında; tersine fikirleri, eleştiriye açık, henüz olgunlaşmamış tarafları, sağlamasına muhtaç önermeleri de bünyesinde taşıyarak, vücut buluyor. Hararetli, hummalı bir devinim. Yürek titreten, nefes tutturan bir heyecan—henüz arşınlanmamış bir coğrafyada ilk kanat hareketleri…


Ancak, her böylesi dönüşümde olduğu gibi, statüko muhafızlarının da göz ardı edilemez bir karşı-çabası, aslında bizatihi varoluş mücadelesi de var: Kademe kademe; kimi kazanılmış statülerini, konfor alanlarını, beteri: otoritelerini korumak; kimi “ne-me-lâzım”cılıkla istifini bozmadan devranını döndürmek, kimi de beteri: arada kaynamaktan mutlu-mesut, hali-vakti yerinde; uzun sözün kısası, çıkarı tüm bu değişimlere-dönüşümlere kayıtsız kalmakta olan, azımsanmayacak sayıda köprü başı bekçisi ya da mikro-iktidar fonksiyoneri de var. Bildik, kadim çelişki: Her bir alana yapılabilecek en büyük kötülüğün dışarıdan değil, içeriden geldiği; bizatihi verili alanların sakinleri—daha doğrusu geçimsiz aktörleri—arasındaki çatışmalar, yıpratmalar, hakir görmeler ya da görmezden gelmelerden kaynaklandığı yeni bir bilgi değil. Bakınız: Ülkemiz; bakınız: Yakın Tarihimiz; bakınız: Kurumlarımız…


Yeni Bir Müzikoloji Yolunda Tam da bu noktada yepyeni bir başlangıcın içinde bulunmak—biraz da önderlik etmek—tarihî bir şans olarak yüzümüze güldü: Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesinin kuruluş aşamasında, Müzik Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi çatısı altında buluşan müzik teorisi ve müzik teknolojisiyle birlikte, öncü bir rol üstlenen müzikoloji bölümü, anılan farkındalıkların bir ürünü: Müzik – toplum ilişkisini bilimsel bir perspektifte ele alan ve sadece sanatsal pratikle sınırlandırılamayacak bu varoluş alanına dair entelektüel bir çerçeve, ötesinde, duruş öneren bir bilim dalı olarak, yalnızca ülkemizin değil, içinde bulunduğumuz bölgenin, ve dahası tüm dünyanın ihtiyaç duyduğu taptaze bir bakış açısı ve yaklaşımla; yepyeni, olumlayıcı, çoğulcu ve iletişim odaklı bir müzikolojinin şekillendirilebilmesine de öncülük etmek, bu bölümün temel hedefi olarak benimsendi. Kuruluş sürecinde alanın ileri gelenleriyle birçok görüşme ve çalıştay gerçekleştirildi; farklı kollardan uzmanların, alan paydaşlarının fikirlerine başvuruldu ve nihayetinde başka kurumların da idealize ettiği, cesur meslektaşlarımızın yolunu gözlediği bir oluşuma yeltenildi. Bu bağlamda, öne çıkan konular da şunlar oldu:


İçinde bulunduğumuz bölgenin koşullarına—bir yandan alacalı kültürel zenginliğine; diğer yandan gene aynı jeo-politik konumun getirdiği zorluklara, çatışmalara ve giderek daha da çetrefilli hâle gelen statüsüne ve bu bağlamda Türkiye’nin üstlenmek zorunda olduğu uzlaştırıcı öncülük rolüne—yapılan ortak vurgu, önemli bir misyonun da tanımı olarak algılanabilir: Bu sürece yön veren siyasal dönüşümler kadar, güncel söylemlerin, toplumsal dönüşümlerin ve bunların yansıdığı gerek popüler gerekse de marjinal türlerin özenle dikkate alınması gereği belirginlik kazanmıştır. Bir yandan da başka alanlarla, özellikle de açılış aşamasından itibaren birlikte hareket eden müzik kuramı ve müzik teknolojisi gibi diğer komşu dallarla örgün, nitelikli, hacimli bir iletişimin kurulması, dirsek temasıyla hareket edilmesi ilke edinilmiştir. Bu dalların da, aynı, anılan öncülük etme düsturuyla, edilgen değil etken; yani sadece uygulamayla sınırlı değil, bizatihi teoriyi ve teknolojiyi üreten programlar olması benimsenmiştir: Amaçlanan, eşgüdümlü hamlelerle farklı uzmanlık alanlarının bir arada üretim, paylaşım, sınama ve yapılan buluşların/geliştirilen kuramların hayatın başka alanlarına da yansıtılması gibi ayrıtlarda buluşturulmasına hizmet etmek olmuştur. Ancak uygulamaya döküldüğünde sonuç verecek, soyut bir mülahaza değil de hayata dokunan, meslekî ya da genel bir varoluşa katkısı olan bir kuram ve teknoloji üretiminin peşinde, yöntem, yordam ve retorikleri farklı faklı olsa da kol-kola girmiş, birlikte hareket eden; ama gerektiğinde, geçirgen sınırlarının farkındalığıyla alan-içi uzmanlaşmadan, meslekî spesifikasyon ve metodolojik derinleşmeden de geri durmayan; bu üç kurucu alan, daha sonra üniversite bünyesinde yer bulacak icra alanlarına, deyim yerindeyse, entelektüel bir zemin sunmuştur.


Bir yandan da bölgede lider olması beklenen bu yeni oluşumun bunu yaparken, her şeyden önce, ülkeye, bölgeye, dünyaya ne tür bir ürün, ötesinde, felsefe sunacağını belirlemiş, netlemiş olması gerekir. Böylesi bölgesel bir hamlenin niteliğini, ancak çok daha geniş bir tabloya vakıf olmakla yükseltmek mümkündür; dolayısıyla dünyanın tüm müzik kültürlerine gerçekten samimî bir merak ve içtenlikle, ötesinde yüzeysel olmayan bir entelektüel sermayeyle yaklaşılması gerekmektedir. Bir yandan sorgulayıcı, gerekirse eleştirel; ama çok daha önemlisi: Kapsayıcı, kucaklayıcı, barışçıl, yepyeni bir müzikoloji kurma niyetiyle; dünyayı tanımak yolunda samimî ve yapıcı bir oluşumun içinde bulunmaktan herkesin ne denli göneneceği, onur duyacağı görüşü paylaşıldığından, daha üç yıl geçmeden nail olunan iltifatlar bir yandan da böylesi bir barışa, “dost meclisine,” ne kadar ihtiyaç duyulduğunun şahikasıdır: Bunların en büyüğü, şüphesiz, ülkenin en muteber kurumlarınca yetiştirilmiş yüzlerce nitelikli, ışıltılı lisans-üstü öğrencisinin daha açılır açılmaz yüksek lisans ve doktora programlarımızı tercih etmeleri; özellikle doktora adaylarımızın her birinin bizatihi öğretim elemanı olarak hal-i hazırda ülkeye hizmet veriyor ve dolayısıyla, defalarca altı çizilen barışçıllığın bayrağını şimdiden devralmış, güvenle taşıyor olmalarıdır.


Yolu Yarılamadan


Ülkemizdeki genel-geçer davranış modelinin aksine, fark edilmiş olacağı üzere, burada son derece olumlu, olumlayıcı bir bakış açısı sergilenmeye çalışılıyor. Deyim yerindeyse, bardağın dolu tarafına işaret ediliyor; neredeyse gelenekselleşmiş şikâyet veznimizin aksine, barışçıl bir yapıcılık düsturu benimseniyor. Kaldı ki, Godard’ın sözü manidar: “Film eleştirisi film çekilerek yapılır!” Aynı düsturla yola koyulan ekibimiz için sadece ilk adımlar geride kaldı. Daha çok uzun bir yolumuz var. Ama aldığımız kısacık yolun tecrübesi bile geleceğe umutla bakmamızı meşrulaştırıyor. Nefeslendiğimiz bir durakta—daha yolu yarılamadan, nasıl güzel sorularla karşılaşmışsak, verdiğimiz cevaplar şahikası olmuş; yepyeni bir devrandan bahsetmişiz:


Artık Türk Müziği – Batı Müziği gibi yavan ayrımlarla ne kadar vakit ve enerji kaybedildiği daha çok kişi ve kurum tarafından idrak edilmiş durumda. Keza caz, popüler türler, başka kültürlerin müzikleri gibi değerleri de göz ardı etme aymazlığından uzaklaşılıyor, yavaş yavaş. Benzer biçimde, halk müziği – sanat müziği; klasik müzik – modern müzik gibi karşıt konumlandırılagelmiş türlerin geçişgenlikleri, birbirlerini tamamlayıcı nitelikleri değer bulmaya başlıyor, okullarımızda. Müzik teknolojileri en çok rağbet gören dal. Bambaşka bir kuşak var—müzik algıları, beğenileri, kültürleri çok farklı. Artık buna kayıtsız kalmamak gerekiyor; bu hatta çıkan en berrak kanal ise müzik teknolojileri. Kimi çalgılara nitelikli ilgi azalırken, kimileri, doğal olarak biraz daha fazla gündeme geliyor. Sanılabileceğin aksine, örneğin, halk müziği alanında olağanüstü yetenekli ve bilinçli gençler var, 2000 küsur doğumlu!!! Kompozisyon, müzikoloji, şeflik gibi biraz daha öznel alanlarda olumlu nitel değişimler varsa da nicele—ilgi ve üretime—yansıdığını söylemek şimdilik güç. İnternet ve başka iletişim kanalları sayesinde genç kuşaklar eskisi gibi kolay aldatılamıyor, baskılanamıyor; meramı, merakı olan daha başvurmadan hangi okulda ne eğilim var, hangi hocalar kiminle ne kadar ilgilenir, stüdyo var mı, kütüphane ne durumda, bilebiliyor. Bakış açısı, yaklaşım ve müfredat farkıyla ayrışan kimi yenice kurumumuzda ya da yurt dışında derece almış bir kuşak, bir süredir prestijli okullarımızda hoca ya da idarî görevlerde; onların yetiştirdiği öğrenciler eskisi gibi sadece yerel kalan, kendinden menkul değil, uluslararası düzeyde de takdir ve görünürlük kazanabilen ürünler verebiliyor. Olumsuzluk ise, gene eskisi gibi çok kolayca kibir tuzağına düşülebilmesi; mesleğimizin deformasyonu sayabileceğimiz egosantrizme (benmerkezciliğe), geçimsizliğe ve iletişimsizliğe kolaylıkla kurban gidilebilmesi.


Az önce olumladığım herşey bu kurumun kuruluş misyonunu da yansıtıyor. Öncelikle samimî bir saygıyla var olan tüm müzik kültürlerini tanıma; layıkıyla değerlendirme çabası; yapay, köhne ayrımlara gitmeden birlikte varoluşu yüceltme; her bir kültür ürününü ciddiye alma; kayıtsızlığa karşı, tersine, bir değer-bilirlik ve özenli tasarruflarla—gerek akademik gerekse de sanatsal üretimlerle—nitelikli bir duruşa, varoluşa yönelme; tüm bu edimleri ne toplumun ne de içinde yaşadığımız coğrafyanın realitelerinden kopuk deneyimleme ve elden geldiğince geniş kitlelerle, en yapıcı ve gönendirici biçimde paylaşma, başat amacımız. Hayattan kopuk, aktüel ideolojilerle korunan değil; ayakları yere, toprağa basan; ama dünyayı çevreleyen atmosferi solumaktan da geri durmayan bir sanatı, davranış modelini savunuyoruz. Bunun düşünsel arka planını kurmak adına Müzik Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi’yle— müzikoloji, müzik teorisi ve müzik teknolojileri—lisans, yüksek lisans ve doktora— programlarıyla başladık; hemen ardından, geçtiğimiz sene, ilk öğrencilerini kazanan İcra ve Eğitim Fakültelerinin de lisans ve yüksek lisans öğretimine başlayabilmesiyle zenginleştik, çok büyük ilgi ve takdir gördük, sevindik. Gündemimizde sanatta yeterlik programımız başta, yepyeni dallarda lisans, yüksek lisans ve doktora programlarımızın açılışı var. Kadim âşıklık geleneğinden yepyeni buluşları ve teknolojileri gerektirecek duysal tasarım alanlarına, birçok kulvarda iddialı başlangıçlarımız oldu; nasıl ki yukarıda işaret ettiğim geçirgenlik, iletişim sayesinde kanun öğrencisiyle bas gitarcı; müzikoloji öğrencisiyle viyolonselci, kabak kemaneciyle yazılımcı yan yana derse giriyor; iki dünyanın—ve fazlasının—ses sistemlerini duyuyor, tanıyor, öğreniyor; ötesinde, tecrübeli hocaların rehberliğinde deneyimliyor; aynı şekilde bizler de başka kurumlardaki meslektaşlarımızla; başka disiplinlerden araştırmacılar, akademisyenler ve profesyonellerle devamlı iletişim hâlinde çalışıyoruz; sayısını unuttuğum çalıştaylar ve zümre toplantılarıyla her bir adımımızı sektörümüzle paylaşıyor, karşılıklı fikir alış-verişinden faydalanıyoruz. Başı çeken kurucu hocalarımızın yeri ayrı; ama, özenle belirtmek istediğim, bu şahane oluşumun bütün ülkenin, coğrafyanın, paydaşların meyvesi olduğu; olumlu katkıları ya da bize aksi yolu işaret eden olumsuz tasarruflarıyla… Günü gelmişti, görev bize nasip oldu…*


Peki biz kimiz? Farklı farklı kurumlarda biriktirdiğimiz deneyimleri—belki de en az bunlar kadar hayâlleri, özlemleri, peşine düştüğümüz idealleri—yepyeni bir çatı altında gerçekleştirmek amacıyla buluşan, daha doğrusu buluşturulan; bu atılıma önderlik eden uz görülü, engin gönüllü bir şahsiyetin, ülkemiz müziğinin önde gelen değerlerinden Erol Parlak’ın—tüm toplumumuzca tanınan özgün bir saz ve söz ustası olması yanında akademimiz için oylumlu, uzun soluklu çalışmalarıyla örnek bir araştırmacı ve dostane yaklaşımlarıyla ideal bir idarecinin şekillendirdiği bu dipdiri ve barışçıl ortamda bir araya getirilen bir grup müzik emekçisi… Sayın Rektörümüzün yaklaşımı ve yönlendirmesi ile biçimlendirmeye özen gösterdiğimiz; belki yeterince bilinmezliklerinden, bugüne dek ayrı kıyılara mahkum edilmiş, biri orada biri burada sayılmış, kutuplaştırılmış; kimi zaman gereğince sahiplenilmemiş, kimi zamansa nasıl sahiplenilmişse, başka devranlara teması kesilmiş ne kadar müzik kültürü, kültür değeri; içine can üflenmiş fikir, fikriyle can bulmuş insan; el emeği göz nuru, “usta malı” ya da sesi, soluğuyla samimî kıpırtı varsa, hakkını verip insanlığın mirası, evrenin ortak paydası oldukları bilinciyle bir araya getirmek, bu bütünlüğü, barışçıllğı kutlamak, dile dökmek. Müzik üzerinden insanlığa varoluşsal bir seçenek, model sunmak. Yoksa, sözün başında da işaret edilen, müzik ile logos’un biraradalığı—varlık zeminimiz ve hizmet alanımız—müzikoloji, neye yarar?


Prof. Dr. H. Alper MARAL


* Ümit Dirican ile söyleşi: “Bir Dünya Sohbet: Eğitimin Parlayan Yıldızı Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Prof. Dr. H. Alper Maral ile…,” Bir Dünya Müzik, Ocak, 2020, ss. 26 -29

EBYS
EBYS
AKADEMİK TAKVİM
AKADEMİK
TAKVİM
ÖĞRENCİ BİLGİ SİSTEMİ
ÖĞRENCİ BİLGİ
SİSTEMİ
YARDIM MASASI
YARDIM MASASI
UZAKTAN EĞİTİM MERKEZİ
UZAKTAN EĞİTİM
MERKEZİ
TELEFON REHBERİ
TELEFON
REHBERİ
E-POSTA
E-POSTA
CİMER
CİMER
KONSERLER
KONSERLER
YEMEK MENÜSÜ
YEMEK
MENÜSÜ
YEMEK REZERVASYON
YEMEK
REZERVASYON
MGÜ SANAT GALERİSİ
MGÜ
SANAT GALERİSİ