Page 228 - Milletlerarası Sempozyum Bildiri Kitabı
P. 228
ötekileştirmekte, sanat yaratımında estetik olanın beğeni hazzını, içinde bulunulan sınırlandırmalar
içinde değerlendirmekte, hatta bir adım öteye geçerek birbirlerini geçmiş ile ilişkilendirilen sanatsal
düşün ve yaratıma ihanet ile suçlamaktadırlar. Bu karşılıklı dışlamaların ve hatta reddedişlerin bir
kısmında politik estetik algının ve yönlendirmelerin etkisini de görmek mümkündür. Zira bilindiği
gibi tarih boyunca iktidarı elinde tutanların ve güce hükmedenlerin beğenisi sanatın konumlandığı
yeri ve değerini belirlemiştir. İçinde yaşanılan sürecin, kendi muhalif yapıyla birlikte, algı dünyasını
biçimlendirmiş olması beğeninin sınırlarını da çizmektedir. Sanatçı bireyin hitap ettiği, belki de
dahil olduğu kesim ortaya konulan eserin sadece düşünsel alt yapısını değil biçimsel olgusunu da
şekillendirmektedir.
Fakat gelişen teknoloji ve bilişim-iletişim olanaklarının çok fazla artması ile birlikte
dünyanın küçük bir köye dönüştüğü görülmüştür. Sanatta bu dönüşümden nasibine düşeni almış,
sanat belli bir kesimin izleyebildiği, elitistlerin kontrolünde olan mekânların dışına çıkabilmeyi
başarmıştır. Zira artık popüler olanın bilinir olmakla ilgisinin kurulması, sanatın ve sanatçının
kendini ifade edebilme sınırlarını ve paylaşım olanaklarını da geliştirmiştir. Bu gelişim sanatçı
kimliğinin bilinir olmasına olumlu katkı sağlayabildiği gibi sanat eserinin kimlik kazanması
sorununu daha da derinleştirmektedir.
Genel kabul olarak; sanatçı bireyin ortaya koymuş olduğu yapıtın kültürel izler ile ilişki
kurması, onun sanatının kimlik kazanabilmesinde de çok büyük bir etmen olmaktadır. Bu etmen
aynı zamanda onun “gelenekselci” olarak yaftalanmasına da neden olabilmektedir. Bu nedenle
geleneği "doğru" anlayabilmek ve onu doğru kanallarla anlatabilmek gerekmektedir. Çünkü
gelenek, sadece tarihte olup bitmiş, geçmişe ait bir öz değil, şimdi ve şuanı sonraya, geleceğe
aktaracak büyük bir sürecin geçmişte kalan parçasıdır.
Dolayısıyla geleneksel sanatlar da aslında sahip olduğumuz kültürel yaratmaların
günümüzdeki yeni bakış ve uygulama noktaları ile birlikte yeniden yorumlanması durumudur. Yani
geleneksel geçmişten günümüze doğru gelen bir sanat yaşamının ismidir. Bunun karşıtı olarak
algılanan modern ise kendisine yeni bakış açıları oluşturan, sanatsal yaratısında yenilikler yapan bir
kavram gibi algılanmaktadır. Her iki algının ortak noktası olan sanatsal yaratı, kendini sürekli
tekrardan kurtarabilmek için yeni arayışlar içine giren bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Böylelikle sadece beslenme noktaları farklı olduğu için her iki sanat algısını birbirinin alternatifi
hatta karşıtı olarak algılamak, ortaya konulacak sanatsal yaratıların keskin sınırlarla ayrılması
sonucunu doğurmaktadır.
Bilindiği gibi bizde batılılaşma hareketleri 18. Yüzyılın ortalarından itibaren başlamış
1920'lerden sonraysa kesin bir kabul kazanmıştır. Ne var ki, bu batılılaşma süreci bir taraftan
çağdaşlaşma süreci olarak adlandırılan hareketlerin yanlış algılanması sorununu da beraberinde
getirmiştir. Bundan dolayı Batılılaşmanın en radikal biçimde uygulandığı Cumhuriyetin ilk
yıllarında bile Batı denen 'şeyi' ona benzeme ya da ona ulaşma anlamlarını karıştırdığımızdan
şüpheyle karşıladığımız açıktır. Sonraki yıllarda da Çağdaşlaşma denilen uygarlık seviyesine
ulaşmayı, Batının yaptıklarını körü körüne taklit etme olarak algılamanın sürdürülmesi neticesinde
doğu-batı kavramlarına yüklenen anlamlar arasında kavram çatışması çıkmıştır.
Çağdaşlaşma aynı zamanda kendimize ait olanı fark edebilmeyi ve onu algı dünyamızda
ait olduğu yere oturtmayı da gerektirmektedir. Oysa günümüz dünyasında geleneksel diye
isimlendirilen sanat yaratılarını ortaya koyan sanatçılar için gelişmeye kapalı olma ya da düşünsel
süreçlerin uygulamaya geçirilmesinde katı kurallar çerçevesinde hareket etme kaygısı kimlik ile
ilişkilendirilmektedir. Bu kimliğin ortaya konulmasının şartını ise Batıya daha doğrusu batı kaynaklı
sanat eğitimi ve uygulamasına karşı olmak zorunluluğu olarak görmektedirler. Diğer taraftan
karşılaşılan bu batı karşıtlığı düşüncesi sadece sanat alanında değil, sosyal ve kültürel boyutlarıyla
da kendinden bahsettirmektedir. Batılı olarak yaşayan ve üreten doğulu kimlik olgusu nihayetinde
ara bir yol olarak sentezleme şeklinde karşımıza çıkmıştır. Ama unutmayalım ki, bu doğu- batı
ikilemindeki sancılardan dolayı 1960'larda 'ulusal kimlik kaygısıyla sinema, edebiyat gibi alanlarda
çeşitli kavgalar verilmiş, dönemin önemli yazarlarından Attila ilhan, Cemil Meriç, Kemal Tahir gibi
yazarlar bu ikilemi nasıl çözeceğimiz konusunda fikirler üretmeye çabalamışlardır (Cingöz;2010).
Fakat 2000’li yıllardan itibaren dünyada ve ülkemizde yaşanılan politik ve siyasi düşünce
farklılıkları sadece sosyolojik bağlamda toplumsal yapıları etkilememiş, sanat alanında da
yansımasını bulmuştur. Tüm dünyada muhafazakârlık artmaya başlanırken Türkiye’de buna paralel
bir gelişim seyretmeye başlamış bu değişimlerin yansıması, kendi içinde muhalif yapısıyla birlikte,
sanat içinde hem karmaşaya hem de keskin sınırlar ile birbirinden ayrışmaya da götüren süreçlerin
yaşanmasına neden olmuştur. Sanatın evrensel dili söylemi bir noktada politikanın estetik beğenisi
içerisinde kalmıştır. Artık hâkim konjonktürün etkisi sanat yaratılarının biçimsel gelişimi üzerinde
etkili olmaya başladığı görülmüştür. Bu noktada kimlik sorunsalı yine sanatçı için tam bir karmaşa
ve kaosa neden olmuştur. Zira Türk kimliği bağlamında konuyu irdeleyecek olursak batı ile aynı
192

