Page 525 - Milletlerarası Sempozyum Bildiri Kitabı
P. 525

alanında, bir sazende için “Tamburi Cemil Bey tavrında çalıyor” denildiğinde,
                                Tamburi Cemil Bey’e özgü çalış stilini anlıyoruz (Zeybek, 2013, 5).
                            Klasik Türk müziğinin, tarihi derinliğinden günümüze taşıdığı üslup ve tavırlar hakkında,
                     yazılı  kaynaklar  ve  ilgili  ses  kayıtları  bizlere  ışık  tutmaktadır.  Yazılı  eserlerde  daha  geniş  bir
                     arşivimiz olsa da, ses kayıtları açısından, sadece teknolojinin imkân sağladığı dönemin başlangıcı
                     itibari ile bizlere ulaşan örnekler mevcuttur. Dönemin kapsamlı bir müzik kültürü olduğunu bilsek
                     de, o döneme ait gerçek saz ve ses icralarına ilişkin olarak sadece yazılı kaynakların analizleri ve
                     yorumları vardır. Ses kayıt teknolojisinin belki de daha erken dönemlerde ulusumuza ulaşması ile
                     Türk müziği icrasındaki üslup ve tavırlar hakkında daha derin bir arşiv elde etmek mümkün olacaktı.
                     Bu durum sadece üslubun anlaşılması noktasında değil, eserlerin kayıt altına alınmasında da katkı
                     sağlayacak bir durum oluşturabilirdi.
                            Ses kayıt teknolojisi, bilindiği gibi Fonograf ile başlayıp, Gramofon ile devam etmiştir. T.
                     Edison, 1877 yılında bir silindir üzerinde bulunan kalay levhaya, çelik iğne kullanmak sureti ile bir
                     çocuk şarkısını kaydetmeyi başarmıştır. Aletin ismi fonograftır. Fakat zamanla geliştirilip, gramofon
                     adını  almış  ve  1887  senesinde,  patentini  ABD’li  Emile  Berliner  almıştır.  İstanbul’a  gelişi  ise,
                     padişah  II.  Abdülhamit  döneminde  rastlar  ki,  1887-89  yıllarıdır.  İlkinin  bir  eczacı  tarafından
                     getirildiği söylenen gramofon, Alman bir ses teknisyeninin İstanbul’da bir plak-gramofon dükkânı
                     açması üzerine yaygınlığını arttırmıştır. Türk müziği için yapılan ilk plakların, Tamburi Cemil Bey’e
                     ait olduğu belirtilir (Çavdaroğlu, 2009).
                            Göz ile tahlile dayalı bir kısım sanat alanında, bir tavrı kazanmak, bir üslubu edinmek eski
                     eserler üzerinden avantaj ve kolaylık sağlayabilir. Fakat müzik gibi sese, duyuma dayalı bir alanda,
                     duymadan, işitmeden klasik bir üsluptan söz etmek, o icra biçimini ifa edebilmek, durumu oldukça
                     zorlaştırır. Türk müziği geleneğinde de günümüzde hem saz, hem de ses sahasında icra tavırlarının
                     tamamen klasik üslupta devam ettiğini söylemek, çok iddialı olacaktır. Çünkü 1880’ler öncesi için
                     elimizde,  yazılı  eserler  dışında,  duyuma  dayalı  hiçbir  kanıt  olmadığı  aşikârdır.  Yazılı  eserlerin
                     rehberliğinde belirlenen icra biçimleri de, bugün eğitim sahasında belirli isimlerle anılmaktadır. Bu
                     sınıflandırma, Klasik Türk müziği ses icra biçimleri açısından değerlendirildiğinde, Zeybek, (2013,
                     5) çalışmasında altı başlık altında toplamıştır. Bunlar, koro tavrı ve üslubu, fasıl tavrı ve üslûbu,
                     klasik üslup ve tavır, hâfız-gazelhân tavrı ve üslûbu, radyo tavrı ve üslubu ve günümüzde
                     devamlılığı olan tavır ve üslûplardır. Özpek (2018) ise hazırlamış olduğu tez çalışmasında Dinî
                     Eserlerde Üslup, Klasik Eserlerde Üslup ve Klasik Sonrası Eserlerde Üslup olarak üçe ayırmış;
                     tavır kavramını da hafız tavrı,  klasik tavır, çağdaş tavır ve günümüzde devamlılığı olan icralar
                     olarak değerlendirmiştir.
                            İcracı bir eseri icra ederken, kullandığı tavır, üslup ve dönemin özellikleri, aslında onun
                     geçmişe ait tüm birikimidir. Eseri okurken, bir yandan kontrollü olarak kullandığı tavır üzerinde
                     kalsa da, aslında bir yandan da geçmişte duyduğu tüm ezgileri, duyguları, ifadeleri, deyim yerinde
                     ise taklit eder. Dinlenen her motif, hafızada taşınır. Eğer küçüklükten beri bu ezgiler icra edilmeye
                     çalışılıyorsa, zaman içerisinde icracının kabiliyeti kapsamında, bu tavır yerleşerek kalır.
                            Üslup terimi bu denli spesifik bir özelliğe sahip olsa da, genel itibari ile bir çağ, bir ülke ve
                     bir akımın anlatış tarzını da içermektedir. Musiki yönü ile de, hem bestecinin hem de icracının duygu
                     aktarım biçimini belirtir. Bu bakımdan, terimin içerisinde “karakteristik anlatım” vardır. Fakat ortak
                     noktada buluşan bir fikir birliği olmadığından, farklı kaynaklardan doğup beslendiği belirtildiği için,
                     üslup teriminde terminoloji birliği sağlanamamıştır (Akbel, 2021, 942).
                            Türk musikisinin eserlerinde üslup kadar önemli bir unsur daha vardır ki, o da Prozodi’dir.
                     Eserin bir bütün halinde vücut bulabilmesi, her bileşeninin birbirine uyum sağlayabilmesi manasını
                     taşır. Musikinin ana bileşenleri olan ses, söz ve ritmin yanında iç dinamiğine uygun bir üslupsal
                     yansıması vardır. İcrada, ses organlarının kullanımda, vurgularda ve aslında tüm öğelerde, ifadeyi
                     güçlendirme çabası mevcuttur. Tabi bunu yanı sıra bestekârın kurgulamaya çalıştığı sanat eserinde,
                     bir  de  kendi  imzası  mahiyetinde  kullandığı  nüanslar  ve  dokunuşlar  vardır.  Tarihsel  süreçte  bu
                     dokunuşlar, Türk müziğinin yönlendirici ve biçimlendirici rehberleri olmuştur.
                            Türk  müziğinde,  besteleme  çalışmaları  yaparken  prozodide  dikkat  edilmesi  gereken
                     noktalar şunlardır (Hatipoğlu, 1983; akt., Okcu, 2020):
                                En önce yapılması gereken işlem, seçimi yapılmış ve beslenmeye her bakımdan
                                uygun  olan  güftenin  sıralarındaki  kelime  hecelerinin  açıklandığı  şekilde
                                “uzunluk-kısalık” larının tespitidir. Bu tespit yapıldıktan sonra, bu hecelerin
                                görünümüne en iyi uyan usulün seçimi ikinci önemli husustur. Usul seçiminde,
                                melodik  bir  uygulamadan  çok,  yerinde  söylemek  gerekirse,  resitatif  bir
                                uygulama söz konusu olmalıdır. Yani hecelerin “kısalık-uzunluk” larını dikkate
                                alarak heceleri tek çizgi halinde, uygun olan usulün darplarına (vuruşlarına)
                                dağıtmak en isabetli yol olacaktır. Bestekâr bu çalışmayı yaparken:
                                1. “Açık” Yani “kısa” hecelerin, kendi değerine uygun olan usul birim değerini
                                kesinlikle tesbit etmelidir.
                                2. Tespit edilmiş “kısa hece” değeri, kesinlikle usul değerinin uzun zamanını
                                isabet ettirilmemelidir.




                                                           489
   520   521   522   523   524   525   526   527   528   529   530